Yurt dışında bilimsel faaliyet gösteren Azerbaycanlı bilim insanlarının başarıları, ülkemizin bilimsel potansiyelinin uluslararası düzeyde tanıtılması açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle tıp alanında yeni cerrahi yöntemlerin geliştirilmesi, dijital teknolojilerin uygulanması ve genç bilim insanlarının yetiştirilmesi modern bilimin temel yönlerindendir.
Türkiye'de bilimsel ve pedagojik faaliyetlerle uğraşan, ağız, diş ve çene cerrahisi ile implantoloji alanında araştırmalar yapan Azerbaycanlı bilim insanı Elçin Bədəloğlu da bu listedeki bilim insanlarından biridir. O, soyadını taşıyan iki cerrahi icadın (tekniğin) patent sahibidir.
Şu anda İstanbul Aydın Üniversitesi'nde doçent olarak Türkiye'nin İstanbul şehrinde bilimsel-pedagojik faaliyetlerini sürdürüyor, doktora öğrencilerinin bilimsel danışmanıdır ve Azerbaycan - Türkiye bilimsel işbirliğinin genişletilmesine katkıda bulunmaya çalışıyor.
AzEdu.az bu vesileyle Elçin Bədəloğlu ile görüştü.
Röportajımızda Türkiye ve Azerbaycan tıp eğitimi arasındaki farklardan, stomatolojide teorik bilgilerle klinik deneyimin öneminden, yeni cerrahi yöntemlerin oluşturulmasından, yapay zekanın tıbba etkisinden ve yurt dışında bilimsel kariyer yapmak isteyen gençlere tavsiyelerinden bahsettik.
Röportajı sunuyoruz:
-Azerbaycan Tıp Üniversitesi'nde eğitim aldığınız dönemde öğrenci değişim programıyla Türkiye'ye gittiniz. O zaman bu kararın gelecekteki hayatınıza ve bilimsel kariyerinize bu kadar ciddi etki edeceğini düşünüyor muydunuz?

-Aslında düşünüyordum. Çünkü bundan önce de Türkiye'de bir yıl biyoloji bölümünde eğitim almıştım. Ancak sonradan ailevi sorunlar nedeniyle Azerbaycan'a dönmek zorunda kaldım.
Sonradan öğrenci değişim programına katılma imkanı doğduğunda bunun benim için çok önemli bir fırsat olduğunu anladım. Bununla birlikte, seçim aşamasında rekabet çok büyüktü ve açıkçası, seçileceğime o kadar da inanmıyordum. İhtimalin az olduğunu düşünsem de, bu imkanı göz ardı etmiyordum.
Sonuçta, yaklaşık 280 başarılı öğrenci arasından 29 kişi seçildi. Diş Hekimliği Fakültesi'nden ise üç öğrenci seçildi ki, biri de ben oldum. Böylece, kariyerimin başlangıcını, neredeyse İstanbul Üniversitesi'nde yaptım.
-Az önce de belirttiğiniz gibi, 280 başarılı öğrenci arasından seçilen 29 kişiden biri oldunuz. Bu seçimde başarılı olmanızda hangi faktörlerin rol oynadığını düşünüyorsunuz?
-Bence bu başarı sadece derslerimden kaynaklanmıyordu. Seçime, tabii ki, başarılı öğrenciler katılıyordu. Ancak ailede aldığım terbiye ve yetiştirilmemin de burada büyük rolü olduğunu düşünüyorum. Seçim için çok az zaman ayrılmıştı. İstanbul Üniversitesi ve Azerbaycan Tıp Üniversitesi'nin profesör-öğretim görevlileri komisyonda yer alıyordu. Hatırlıyorum ki, yaklaşık 20 kadar jüri üyesi vardı ve her biri bize sorular soruyordu.
Bazı sorular bilimsel bilgilerimizle ilgili olsa da, asıl amaç öğrencilerin dünya görüşünü, geleceğe bakışını, kendini nasıl yetiştirdiğini ve potansiyelini değerlendirmekti. Ayrıca Azerbaycan'ı yurt dışında layıkıyla temsil etme yeteneğimizin olup olmadığına da dikkat ediliyordu.
Kendimizi iyi ifade etmek için yaklaşık 10-15 dakikamız oluyordu. İlk 5-10 dakika özellikle önemliydi. Bazı öğrencilerle mülakat yaklaşık beş dakika sürerken, bazılarıyla ise 15 dakika. Benim mülakatım, hatırladığım kadarıyla, 15-20 dakika sürmüştü. Genel olarak, değerlendirme sırasında sadece ders kitaplarından edindiğimiz bilgilere değil, hayata bakış açımıza ve genel perspektifimize de önem veriliyordu.
-Türkiye'de eğitim alma imkanı sizin için sadece akademik bir fırsat mıydı, yoksa gelecekteki kariyerinizi belirleyen bir dönüm noktası mı?

-Bunun gelecekteki kariyerim için bir dönüm noktası olabileceğini düşünüyordum. Çünkü Türkiye ve eğitim alacağım üniversite hakkında yeterince bilgim vardı. İstanbul Üniversitesi, köklü tarihi ve uluslararası düzeyde tanınmasıyla öne çıkan bir yükseköğretim kurumudur. Üniversitenin tıp alanında da önemli gelenekleri var. Örneğin, Türkiye'de ilk diş hekimliği fakültesi 1908 yılında İstanbul Üniversitesi'nde kurulmuştur. Türkiye'de Diş Hekimleri Günü de tam da o fakültenin kurulmasıyla ilişkilendirilir.
Bu tarihi biliyordum ve Türkiye'de diş hekimliği eğitiminin temelinin atıldığı fakültede okuyacağımı anlıyordum. Orada yüksek seviyeli hocalardan ders alarak kariyerime başarılı bir şekilde başlayacağıma inanıyordum. Bu inancım tesadüfi değil, hedeflerime dayanıyordu. Sanırım sonuç da beklediğim gibi oldu.
-Azerbaycan Tıp Üniversitesi'nden İstanbul Üniversitesi'ne geçiş sırasında eğitim ortamına, eğitim sistemine ve yeni hayata uyum sağlama açısından hangi zorluklarla karşılaştınız?

-Bundan önce Türkiye'de bir yıl biyoloji bölümünde eğitim aldığım ve Türkçe'ye hakim olduğum için belirli bir bilgim vardı. Buna rağmen zorluklar yaşadım. Aksini söylesem doğru olmaz. Azerbaycan Tıp Üniversitesi oldukça iyi eğitim veren bir yükseköğretim kurumudur. Ancak İstanbul Üniversitesi'nde öğretim programı ve hocaların yaklaşım tarzı farklıydı. Azerbaycan'da öğretim daha çok eski Sovyet eğitim sisteminden gelen geleneklere uygun olarak teorik bilgilerin derinlemesine öğrenilmesine dayanıyordu. İstanbul Üniversitesi'nde ise pratiğe daha çok önem veriliyordu.
Biz üç öğrenci birlikte İstanbul Üniversitesi'ne gelmiştik. Burada anatomi, fizyoloji, patoloji ve histoloji gibi temel dersler öğretiliyordu. Azerbaycan Tıp Üniversitesi'nde bu dersleri bir yıl içinde o kadar derinlemesine öğrenmiştik ki, İstanbul Üniversitesi'nde derslere katıldığımız halde, ek olarak çok çalışmadan hem teorik hem de pratik derslerde yüksek sonuçlar gösteriyorduk. Hocalar da bizim bu bilgilere nasıl sahip olduğumuzla ilgileniyorlardı.
Bu, önceki üniversitemizde temelin ne kadar sağlam atıldığını gösteriyordu. Bu bilgiler gelecekteki kariyerimizde de çok işimize yaradı. Bununla birlikte, öğretim yaklaşımları arasında ciddi farklılıklar vardı. İstanbul Üniversitesi'nde öğrencilerle hocalar arasında iletişim daha açık kuruluyordu. Öğrenciler fikirlerini rahatça ifade ediyor, hocalara sorular soruyor, bazen onların fikirlerini eleştiriyor veya ileri sürülen yaklaşımlarla aynı fikirde olmadıklarını belirtiyorlardı.
Bizde ise geleneksel olarak hoca konuşur, öğrenciler dinlerdi. Çoğu zaman sorularımızı sormakta veya hocanın fikrine itiraz etmekte zorlanırdık. İstanbul Üniversitesi'nde bunun tam tersini gördüm. Bu farklı ortama uyum sağlamam yaklaşık bir yıl sürdü. Bir yıl sonra artık yeni öğretim sistemine ve iletişim biçimine alıştım.
-Hem Azerbaycan'da hem de Türkiye'de tıp eğitimi deneyiminiz var. Bu iki ülkenin tıp eğitimi sistemini karşılaştırdığınızda hangi temel farklılıkları belirtebilirsiniz?

-Aslında, her iki ülkenin tıp eğitimi sisteminin ortak yönleri var. Ancak bizim Türkiye'ye geldiğimiz dönemde, özellikle 2000 yılından önceki yıllarda Azerbaycan tıbbı daha çok Rus tıp okulunun etkisi altında gelişiyordu.
Sanırım yaklaşık 50 yıl önce Rusya'da çok iyi bir tıp eğitimi sistemi vardı. Ancak Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra oradaki eğitimin gelişimi belirli ölçüde zayıfladı ve bu, Azerbaycan'a, ayrıca diğer post-Sovyet ülkelerine etki etti. Bu dönemde Türkiye'nin tıp eğitimi sistemi ön plana çıkmaya başladı. Çünkü zamanında ABD'ye giderek eğitim alan öğrenciler Türkiye'ye dönmüş ve burada tıp eğitiminin gelişimine katkıda bulunmuşlardı. Ben de o dönemde Türkiye ile Azerbaycan arasında belirli farklılıkları açıkça hissediyordum.
Sonradan Azerbaycan'dan yurt dışına eğitim almaya giden tıp öğrencileri ülkeye dönerek kazandıkları deneyimi uygulamaya başladılar. Sanırım bugün iki ülkenin tıp eğitimi arasında önceki kadar büyük bir fark yok. Tabii ki, Türkiye belirli anlamda önde olabilir, ama keskin farklılıkların olduğunu düşünmüyorum. Bununla birlikte, bizim Türkiye'ye geldiğimiz dönemde bu fark daha belirgin hissediliyordu.
-Sizce, tıp eğitiminde teorik bilgilerle klinik deneyim arasında doğru denge nasıl kurulmalıdır? Bu açıdan Türkiye deneyiminin hangi örnekleri Azerbaycan için de faydalı olabilir?

-Ben düşünüyorum ki, tıp eğitimini iki kanadı olan bir kuşa benzetmek mümkün. Kuşun kanatlarından biri güçlü, diğeri ise zayıf olursa, o, normal uçamaz. Tıp eğitimi de böyledir. Burada hem teorik bilgiler güçlü olmalı, hem de pratik becerilere yeterince yer verilmelidir. Bunlar birbirini tamamlayan faktörlerdir ve birini diğerinden ayrı tasavvur etmek mümkün değildir.
Türkiye'de, özellikle stomatoloji alanında bu sistemin yeterince iyi kurulduğunu düşünüyorum. Öğrenciler üçüncü sınıftan itibaren belirlenmiş sistem çerçevesinde hem teorik bilgiler edinir, hem de hastaları muayene ve tedavi ederek pratik deneyim kazanırlar. Onların pratik faaliyetleri değerlendirilir ve topladıkları sonuçlar esasında sınavlara girip giremeyecekleri belirlenir.
Bence, stomatoloji eğitiminin temel avantajlarından biri öğrencilerin diploma almadan, hocaların gözetimi altında hastaları muayene ve tedavi etmeleri, bu süreci ise mevzuata uygun şekilde gerçekleştirmeleridir. Öğrenciler öncelikle teorik bilgilerini pratikte uygularlar. Pratik sınavlarda istenen sonucu elde edemeyenler ise teorik sınavlara bile alınmazlar.
Azerbaycan Tıp Üniversitesi'nde de öğrenciler hastalarla çalışır, onları muayene ederler. Ancak düşünüyorum ki, bu deneyim öğrencilerin profesyonel hazırlığı için hala yeterince geniş değildir. Bizde teorik bilgiler daha güçlü olur, ama öğrenciler bazen sınırlı sayıda hasta üzerinde deneyim kazanarak mezun olurlar.
Türkiye'de ise, örneğin, stomatoloji fakültesinin beşinci sınıfını bitiren öğrenci temel tedavi prosedürlerini yeterince yerine getirir, pratik becerilerini geliştirir. Bence, iki ülkenin tıp eğitimi arasındaki temel fark tam da buradadır: öğrencinin sadece teorik bilgilere sahip olması değil, bu bilgileri pratikte ne derecede uygulayabilmesi de büyük önem taşır.
-Bilimsel faaliyetlerinizin temel yönlerinden biri ağız, diş ve çene cerrahisidir. Bu alanda sizi daha çok hangi bilimsel sorunlar düşündürüyor?

-Ağız, diş ve çene cerrahisi çok geniş bir alandır ve çeşitli yönleri kapsar. Bu yönler arasında benim en çok ilgi gösterdiğim alan implantolojidir. Özellikle çene kemiklerinin rekonstrüksiyonu, yani kemik dokusunun artırılması yöntemleriyle uğraşıyorum. Bu sürece augmentasyon adını veriyoruz.
Bu alanla ilgili soyadımı taşıyan iki farklı tekniğin sahibiyim. Bu teknikleri hem Türkiye'de hem de diğer ülkelerde bu uzmanlık alanında çalışan uzmanlara ve bilim insanlarına öğretmeye çalışıyorum. Bunun için ustalık dersleri ve teorik sunumlar düzenliyorum. Bu faaliyetimle gurur duyuyorum. Türkiye'de yaşamama ve oradaki üniversitede çalışmama rağmen, Azerbaycanlı olduğumu her zaman vurguluyorum. Nerede olursam olayım, Azerbaycan'ı temsil ettiğimi unutmuyorum ve bununla gurur duyuyorum.
-Soyadınızı taşıyan iki cerrahi yöntemin sahibisiniz. Bu yöntemlerin oluşturulması hangi klinik ihtiyaçtan kaynaklandı ve bunların hazırlanması süreci nasıl gerçekleşti?

-Genel olarak, dünyada en değerli kaynak zamandır. Bence, zamanı ikame edebilecek başka bir şey yoktur. Tıp alanında da öyle ameliyatlar var ki, onları aşamalı olarak gerçekleştirmek gerekir. Bu aşamalar arasında bazen üç, bazen de altı ay beklemek icap eder.
Hasta başvurduktan sonra tedavinin ilk ameliyattan sonuca kadar tamamlanması bazen bir yıl, hatta bir buçuk yıl sürebilir. Bu ise yeterince uzun bir süredir. Halbuki bir yıl içinde insan hayatında çok şey olabilir.
Ben bu süreci daha verimli organize etmenin bir yolu olması gerektiğini düşünüyordum. Ameliyat aşamalarını birleştiren ve zamandan tasarruf etmeye imkan veren bir yöntem geliştirmek istiyordum. Böylece, “All-in-One Surgery”, yani her şeyin tek bir ameliyatta gerçekleştirilmesi yaklaşımı üzerinde çalıştım.
Örneğin, bizim uzmanlık alanımızda bazı durumlarda önce kemik dokusu restore edilir, daha sonra implantlar yerleştirilir ve sonunda protez restorasyonu gerçekleştirilir. Bu aşamalar bir yıla kadar zaman alabilir. Ancak önerdiğim yöntemlerle uygun klinik durumlarda bu prosedürleri tek bir cerrahi müdahale çerçevesinde yerine getirmek mümkündür. Hasta genel anestezi altında ameliyata alınır ve müdahaleden sonra hem kemik dokusu restore edilir, hem implantlar yerleştirilir, hem de dişlerin restorasyonu gerçekleştirilir.
Bu yönde iki farklı tekniğim var. Onlardan biri zaten on yıldan fazla bir süredir “Bədəloğlu tekniği” adı ile tanınıyor. Türkiye'de soyadım Bədəloğlu olarak kullanılıyor. Bu teknikleri öğrettiğim ve izah ettiğim uzmanlardan olumlu geri bildirimler alıyorum. Sanırım bu yöntemler sağlık alanında kendine yer buldu.
-Stomatolojide dijital teknolojiler, yapay zeka ve yeni teşhis yöntemleri hızla gelişiyor. Sizce, bu yenilikler yakın yıllarda ağız ve çene cerrahisine nasıl etki edecek?
-Yapay zekanın ve dijital stomatolojinin bizi gelecekte değiştireceğini söylemek artık doğru olmazdı. Çünkü bu teknolojiler zaten iş süreçlerimizi değiştirdi. Son 15 yılda onlardan aktif bir şekilde faydalanıyoruz.
Sanırım yapay zekanın belirli riskleri olsa da, faydaları daha fazladır. Bu teknolojilerden faydalanmayan doktorlar ve bilim insanları zamanla mesleki faaliyetlerinde zorluklarla karşılaşabilirler. Asıl mesele yapay zekadan doğru amaçla ve uygun koşullarda faydalanmaktır. Biz de kendi faaliyetlerimizde bu imkanlardan yararlanıyoruz.
Dijital teknolojiler aşamalı cerrahi müdahaleleri kolaylaştırır. Eskiden ameliyat sırasında dokuları görmek, ölçüler almak ve kemiğin şeklini belirlemek için cerrahi müdahale yapmak gerekirdi. Daha sonra sonraki aşamalarda ameliyatlar gerçekleştirilirdi.
Şimdi ise dijital teknolojilerin yardımıyla tomografi görüntüleri üzerinden kemiğin şeklini ve mevcut patolojileri önceden belirleyebiliyoruz. Ayrıca ameliyat sırasında kullanılacak kemik yerine geçen materyalleri - greft materyallerini - önceden hazırlayarak gerekli bölgeye uygun ölçülerde yerleştirmek mümkün oluyor. Bu yaklaşım ameliyat süresini kısaltmaya ve cerrahi müdahalelerin aşamalarının sayısını azaltmaya imkan verir.
-Şu anda bilimsel danışmanlık yaptığınız doktora öğrencileri var. Onların araştırma konularını belirlerken hangi kriterleri esas alıyorsunuz? Azerbaycanlı doktora öğrencinizin gelecekteki faaliyetleriyle ilgili hangi planlarınız var?

-Bugüne dek bilimsel danışmanlık faaliyetimi genişlettim. Şu anda yedi doktora öğrencim var ve onlardan biri Azerbaycanlıdır. Tabii ki, onu Azerbaycanlı olduğu için seçmedim, o da bu mevkiye layık olduğu için doktora öğrencilerim arasındadır. Bununla birlikte, onun üzerine düşen sorumluluğun daha büyük olduğunu düşünüyorum. İlk tanışmamız sırasında da ona bildirmiştim ki, eğitimini tamamladıktan sonra Azerbaycan'a dönmesini ve burada tam teşekküllü bir bilim insanı olarak faaliyet göstermesini istiyorum. İnanıyorum ki, o, Azerbaycan'a dönecek. Ben de bunun gerçekleşmesi için elimden geleni yapmak niyetindeyim.
Doktora öğrencilerinin bilimsel araştırma konularının seçiminde ise standart bir protokolden faydalanmıyorum. Her bir öğrencinin yeteneğini, dünya görüşünü, yaklaşımını, gelecekteki planlarını ve ilgi gösterdiği alanı dikkate almaya çalışıyorum. Bence, bilimsel araştırmayla uğraşan bir insanın seçtiği konuya gerçek bir ilgisi olmalıdır.
Benim teklif ettiğim konu öğrencinin ilgisini çekmezse ve o, sadece ben istediğim için o yönde çalışırsa, gelecekte başka bir alana yöneldiğinde hem onun emeği, hem de benim çektiğim zahmet boşa gidebilir. Bu nedenle konuları öğrencilerin bireysel yeteneklerine ve ilgi alanlarına uygun seçmeye öncelik veriyorum.
Aynı zamanda, seçilen konuların bilimsel yenilik taşımasına ve uluslararası bilimsel literatürde yayınlanabilecek sonuçlar ortaya koymasına özel dikkat gösteriyoruz. Benim için temel şartlardan biri araştırmanın bilime yeni bir katkı sağlamasıdır. Konuları da tam da bu prensipler esasında belirliyoruz.
-Yurt dışında eğitim almak ve bilimsel kariyer yapmak isteyen Azerbaycanlı gençlere hangi tavsiyelerde bulunurdunuz?
-Gençlere en büyük tavsiyem, ilk olarak, hedeflerini doğru belirlemeleridir. İkinci önemli nokta ise eğitim almaya veya yaşamaya gittikleri ülkenin dilini mükemmel öğrenmeleridir. Ben sadece İngilizce'yi kastetmiyorum. İngilizce artık uluslararası iletişim dilidir ve bu dili bilmek modern dönemde bir zorunluluk haline gelmiştir. Bununla birlikte, imkanları varsa, başka dilleri de öğrensinler.
Diğer önemli tavsiyem ise sabırlı olmayı öğrenmeleridir. Öğrencilerle çok çalışıyorum ve gözlemliyorum ki, yeni neslin karşılaştığı sorunlardan biri her şeye kısa zamanda ulaşma isteğidir. Gençler bazen merdivenleri üçer üçer, beşer beşer çıkmak, hızlı sonuç elde etmek istiyorlar. Ancak unutmamalıyız ki, başarı sabır, süreklilik ve düzenli çalışma gerektirir.
Hedefe doğru adımları birer birer atmak gerekir. Merdivenleri aceleyle çıkmaya çalışırken insanın ayağı takılabilir, tökezleyebilir ve düşebilir. Bu nedenle gençlere tavsiyem şudur ki, ardışık ve sistemli çalışsınlar, sabırlı olsunlar, karşılarına koydukları hedeflerden kolayca vazgeçmesinler. En önemlisi ise dil öğrenmeye, kendilerini geliştirmeye ve sürekli çalışmaya dikkat etsinler. Bence, başarıya giden yol tam da bu prensiplerden geçer.
Dünya Azerbaycan Bilim İnsanları Birliği, dünyanın çeşitli ülkelerinde faaliyet gösteren Azerbaycanlı bilim insanlarını bir araya getiren, bilimsel ilişkilerin güçlendirilmesine ve uluslararası işbirliğinin geliştirilmesine katkıda bulunan bir platformdur. Birlik Azerbaycan biliminin uluslararası düzeyde tanıtılması, yurt dışında çalışan bilim insanlarının bilimsel potansiyelinin ülkemizle ilişkilendirilmesi ve bilgi alışverişinin genişletilmesi açısından önemli rol oynayabilir.
Belirtelim ki, Dünya Azerbaycanlı Bilim İnsanları Birliği ile AzEdu Eğitim Platformu arasında anlaşma memorandumu imzalanmıştır.