Matematik, insanlık tarihinin en eski ve en önemli bilim dallarından biri olmuştur. Yüzyıllar boyunca bu alanın gelişiminde çok sayıda bilim insanı önemli rol oynamıştır. Tarihte daha çok erkek matematikçilerin adları anılsa da, kadın bilim insanları da matematiğin, astronominin, fiziğin ve bilgisayar biliminin gelişimine büyük katkılar sağlamışlardır.
AzEdu.az tarihte iz bırakmış en ünlü kadın matematikçileri araştırdı:
1. Hypatia - ilk kadın matematikçi (370 – 415)

İskenderiyeli Hypatia, antik dünyanın en tanınmış kadın matematikçisi, astronomu ve filozofu olarak kabul edilir. Yaklaşık 370'li yıllarda Mısır'ın İskenderiye şehrinde doğmuştur. İskenderiye o dönemde bilim ve kültürün en önemli merkezlerinden biriydi ve burada ünlü “Mouseion” (Museion) adlı bilimsel okul ve kütüphane kompleksi bulunuyordu. Hypatia işte bu zengin bilimsel ortamda büyümüş ve şekillenmiştir.
Babası Theon, İskenderiye'nin tanınmış matematikçi ve astronomlarından biriydi. Theon hem bilimsel faaliyet gösteriyor hem de ders veriyordu. Öklid'in “Elementler” eserinin korunması ve açıklanması üzerinde çalışan önemli bilim insanlarından biriydi. Hypatia ilk eğitimini babasından almış ve küçük yaşlardan itibaren matematik, astronomi ve felsefe ile tanışmıştır.
Ancak Hypatia sadece babasının öğrencisi olarak kalmamıştır. Zamanla o, kendi adıyla tanınan bağımsız bir bilim insanı ve güçlü bir öğretmen haline gelmiştir. İskenderiye'de yüksek seviyeli dersler veren bir felsefe okuluna liderlik etmiş ve döneminin en bilgili insanlarından biri olarak tanınmıştır.
Hypatia'nın bilimsel faaliyeti esas olarak antik Yunan matematiğinin yorumlanması ve geliştirilmesi üzerine kurulmuştur. Diophantos'un “Aritmetika” eserine şerhler yazdığı, ayrıca Apollonios'un “Konik Kesitler” (Conics) eserini açıkladığı kabul edilir. Buna ek olarak, astronomi alanında da önemli çalışmalar yapmış ve çeşitli astronomik metinlerin düzenlenmesine ve daha açık bir şekilde açıklanmasına yardımcı olmuştur.
Hypatia sadece teorik bilimle değil, aynı zamanda pratik bilimsel araçlarla da ilgilenmiştir. Astrolabın (gök cisimlerinin konumunu ölçmek için kullanılan cihaz) gelişiminde rol oynadığı, ayrıca hidrometre gibi sıvı yoğunluğunu ölçen cihazların iyileştirilmesine katkıda bulunduğu belirtilir. Bu, onun hem teorik hem de uygulamalı bilimde yetenekli olduğunu göstermektedir.
O, aynı zamanda çok güçlü bir öğretmendi. Derslerine çeşitli bölgelerden öğrenciler geliyordu ve Hypatia sadece bilgi aktarmıyor, aynı zamanda düşünme, analiz etme ve felsefi yaklaşım becerileri de öğretiyordu. Bu nedenle o, sadece bir bilim insanı değil, aynı zamanda entelektüel bir lider olarak da kabul edilmiştir.
Ancak Hypatia'nın hayatı, döneminin siyasi ve dini gerilimleri nedeniyle trajediyle sonuçlanmıştır. İskenderiye'de Roma yönetimi döneminde sivil lider Orestes ile dini lider piskopos Cyril arasında ciddi bir güç mücadelesi yaşanmıştır. Bu çatışma giderek keskinleşmiş ve şehirde siyasi istikrar bozulmuştur.
Bu gerilimler sırasında Hypatia hakkında çeşitli söylentiler yayılmıştır. Güya Orestes'i destekleyerek siyasi uzlaşmayı bozduğu iddia edilmiştir. Sonuç olarak, fanatik bir grup tarafından saldırıya uğramış ve 415 yılında vahşice öldürülmüştür.
Onun ölümü sadece bir bilim insanının trajedisi değil, aynı zamanda bilim ile fanatizm, rasyonel düşünce ile cehalet arasındaki çatışmanın sembolü olarak kabul edilir. Buna rağmen, Hypatia sadece ölümüyle değil, hayatı ve bilimsel faaliyetiyle tarihte iz bırakmıştır.
Bugün Hypatia hem antik dünyanın en büyük kadın bilim insanlarından biri, hem de özgür düşüncenin ve bilimsel araştırmanın sembolü olarak hatırlanır. O, kadınların en zor tarihi koşullarda bile bilimin gelişiminde önemli rol oynayabileceğini kanıtlamıştır.
2. Sofya Kovalevskaya (1850 – 1891)

Sofya Vasilyevna Kovalevskaya, XIX. yüzyılda kadınların bilime erişiminin çok sınırlı olduğu bir dönemde matematikte kendine yer açıp tanınmış en önemli kadın bilim insanlarından biri olmuştur. 1850 yılında Moskova şehrinde doğmuş ve çocukluğundan itibaren matematiğe büyük ilgi göstermiştir.
O dönemde Rusya'da kadınların üniversiteye kabul edilmesi yasaklanmış ve bu nedenle Kovalevskaya resmi eğitim alamamıştır. Buna rağmen özel öğretmenlerden ders almış ve matematik bilgilerini geliştirmiştir. Erken yaşlardan itibaren ciddi matematiksel yetenek göstermiş ve bu becerisiyle dikkat çekmiştir.
Daha sonra bilime devam edebilmek için Avrupa'ya gitmeye karar vermiş ve 1869 yılında formal bir evlilik yaparak Rusya'dan ayrılmıştır. Almanya'ya gidip Heidelberg Üniversitesi'nde bazı derslere dinleyici olarak katılmış, ancak kadın olduğu için resmi öğrenci olarak kabul edilmemiştir.
Sonra Berlin'e gitmiş ve ünlü matematikçi Karl Weierstrass ile tanışmıştır. Üniversite kadınlara kapalı olduğu için resmi olarak okuyamamış, ancak Weierstrass onun yeteneğini görmüş ve ona özel dersler vermiştir. Kovalevskaya bu derslerde çok hızlı ilerlemiş ve yüksek seviyeli matematik bilgisi kazanmıştır.
1874 yılında Göttingen Üniversitesi'nden matematik alanında doktora almıştır. Onun tezi kısmi diferansiyel denklemler üzerine olmuş ve burada sonradan “Cauchy–Kovalevskaya teoremi” olarak tanınan önemli bir sonucu kanıtlamıştır. Bu sonuç matematikte denklemlerin çözümünün varlığını ve tekliğini açıklamıştır.
Doktora almasına rağmen hemen akademik iş bulamamış, çünkü kadınlara üniversitelerde görev verilmemiştir. Bu nedenle bir süre bilimsel faaliyetini gayri resmi şekilde sürdürmüştür.
Sonradan İsveç'e gitmiş ve Stockholm Üniversitesi'nde çalışmaya başlamıştır. Orada matematik alanında ciddi bilimsel çalışmalar yapmış ve 1889 yılında tam profesör unvanına yükselmiştir. Bu, onu Avrupa'da profesör olan en nadir kadın matematikçilerden biri yapmıştır.
O, aynı zamanda dönen sert cisimlerin hareketi üzerine araştırmalar yapmış ve bu alanda önemli sonuçlar elde etmiştir. 1888 yılında Paris Bilimler Akademisi'nin Prix Bordin ödülünü kazanmış ve bu başarı onun uluslararası düzeyde tanınmasına neden olmuştur. Kovalevskaya bilimsel çalışmaların yanı sıra yazılar da yazmış, bilim ve toplum hakkındaki fikirlerini ifade etmiş ve kadınların bilime dahil olması hakkında fikirler ileri sürmüştür.
Maalesef, 1891 yılında 41 yaşında İsveç'te vefat etmiştir. Kısa bir ömür yaşamış, ancak matematik tarihinde çok büyük iz bırakmıştır. Bugün Kovalevskaya, kadınların bilim alanında karşılaştığı engellere rağmen büyük başarı kazanabileceğinin en güçlü sembollerinden biri olarak kabul edilmiş ve adı matematik tarihinde özel bir yer tutmuştur.
3. Emmy Amalie Noether (1882 – 1935)

Emmy Noether sadece matematiğe değil, aynı zamanda fiziğin gelişimine de çok büyük katkılar sağlamıştır. O, simetri kavramını enerji, momentum ve diğer fiziksel niceliklerin korunma yasalarıyla ilişkilendirmiş ve bununla bilim tarihinde devrim niteliğinde bir değişiklik yaratmıştır. Onun geliştirdiği Noether teoremi, modern teorik fiziğin en önemli sonuçlarından biri olarak kabul edilmiştir. Bu teorem, doğada mevcut olan her bir simetrinin belirli bir korunma yasasına uygun geldiğini göstermiştir. Örneğin, zamanın değişmezliği enerjinin korunmasıyla, mekanın değişmezliği ise momentumun korunmasıyla ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle Noether teoremi, fiziğin en güzel ve en temel teoremlerinden biri olarak değerlendirilmiştir.
Emmy Noether hem saf matematiğe hem de uygulamalı matematiğe önemli katkılar sağlamıştır. Özellikle soyut cebir, halkalar (ringler), idealler ve cebirsel yapılar üzerinde çalışmıştır. Onun araştırmaları modern cebirin gelişimine büyük etki göstermiş ve bugün de dünyanın önde gelen üniversitelerinde öğretilmektedir.
Ancak Noether'in bilimsel yolu kolay olmamıştır. Kadın olduğu için üniversitede resmi öğrenci olarak kabul edilmemiş ve uzun süre öğretmen olarak çalışmasına da izin verilmemiştir. Üniversiteler onun faaliyetini ciddi kabul etmek için dönemin tanınmış matematikçilerinin desteğine ihtiyaç duymuştur. Ünlü bilim insanları David Hilbert ve Felix Klein onun yeteneğini yüksek değerlendirmiş ve üniversite yönetimi karşısında onu savunmuşlardır. Buna rağmen, Noether uzun süre maaş almadan ders vermiş ve ancak yıllar sonra profesör unvanına layık görülmüştür.
Karşılaştığı tüm ayrımcılıklara rağmen, Emmy Noether bilimsel faaliyetini durdurmamıştır. Araştırmalar yapmaya, öğrenciler yetiştirmeye ve yeni matematiksel teoriler geliştirmeye devam etmiştir. Onun azmi ve bilime olan sevgisi, sonraki nesil kadın bilim insanları için bir örnek haline gelmiştir.
1935 yılında Emmy Noether vefat etmiştir. Onun ölümünden sonra dünya çapında ünlü fizikçi Albert Einstein, The New York Times gazetesine yazdığı mektupta onun hakkında şöyle demiştir: "Kadınların yüksek öğrenimde yer almaya başladığı dönemden bu yana yetişen en büyük ve en yaratıcı matematiksel dehalardan biri Emmy Noether olmuştur." Bu sözler onun bilime verdiği katkıların ne kadar büyük olduğunu bir kez daha göstermiştir.
4. Sophie Germain (1776–1831)

Sophie Germain (Sofi Jermen), XVIII ve XIX. yüzyıllarda yaşamış en seçkin kadın matematikçilerden biri olmuştur. Kadınların bilim alanında neredeyse kabul edilmediği bir dönemde yaşamış ve tüm zorluklara rağmen matematik tarihinde kendine özgü bir yer edinmiştir. Onun hayatı, bilime olan sonsuz ilginin, azmin ve iradenin en güzel örneklerinden biri olarak kabul edilmiştir.
Sophie Germain, 1776 yılında Fransa'nın Paris şehrinde varlıklı bir ailede doğmuştur. Çocukluk yıllarını Fransız İhtilali döneminde geçirmiştir. İhtilal nedeniyle uzun süre evden çıkamamış ve zamanının çoğunu babasının zengin kütüphanesinde geçirmiştir. Burada matematik, felsefe ve bilime ait kitaplar okumuştur. Özellikle antik Yunan bilim insanı Arşimet'in ölümü hakkında okuduğu olay, onda matematiğe karşı büyük bir ilgi uyandırmıştır. Arşimet'in bilimsel işine o kadar bağlı olduğunu, hatta ölüm anında bile matematiksel meseleler üzerinde düşündüğünü öğrendikten sonra Sophie de hayatını bilime adamaya karar vermiştir.
Matematiği daha derinden öğrenmek için sadece Fransızca kitaplarla yetinmemiştir. Newton, Euler ve Lagrange gibi büyük matematikçilerin eserlerini orijinal dilde okuyabilmek amacıyla Latince ve Yunanca dillerini de öğrenmiştir. Bu, onun bilime ne kadar ciddi yaklaştığını göstermiştir.
Ancak ailesi başlangıçta onun matematiğe olan ilgisini desteklememiştir. Hatta ebeveynleri geceleri çalışmasını engellemek için odasındaki mumları ve ısıtma araçlarını kaldırmışlardır. Buna rağmen, Sophie Germain matematikten vazgeçmemiştir. Gizlice çalışmaya devam etmiş ve zorluklara rağmen bilgilerini artırmıştır.
O dönemde Fransa'nın en prestijli yüksekokullarından biri olan École Polytechnique, kadın öğrencileri kabul etmemiştir. Bu nedenle Sophie Germain üniversitede resmi eğitim alamamıştır. Ancak üniversitenin ders notlarını elde etmiş ve bu materyaller temelinde bağımsız olarak eğitim almıştır. Bu, onun yüksek seviyeli matematik bilgisi kazanmasına olanak sağlamıştır.
Sophie Germain, bilimsel çalışmalarını dönemin ünlü matematikçisi Joseph-Louis Lagrange'a göndermek için "Monsieur LeBlanc" adlı erkek takma adını kullanmıştır. Kadın olduğunu gizlemiştir, çünkü o dönemde kadın bilim insanlarının fikirlerine ciddi yaklaşılmıyordu. Lagrange onun gönderdiği çalışmaları okumuş, yüksek matematiksel yeteneğini görmüş ve sonradan onun gerçek kimliğini öğrendikten sonra da desteğini sürdürmüştür.
Sonraları Sophie Germain, dönemin diğer büyük matematikçileri Adrien-Marie Legendre ve Carl Friedrich Gauss ile de mektuplaşmıştır. Özellikle Gauss onun bilimsel yeteneğini yüksek değerlendirmiş ve yazdığı mektuplarda ona büyük saygı göstermiştir. Gauss, kadın olmasına rağmen Germain'in elde ettiği başarıları olağanüstü kabul etmiştir.
Sophie Germain'in en önemli bilimsel araştırmalarından biri Fermat'ın Son Teoremi ile ilgili olmuştur. Bu ünlü problem üzerinde uzun yıllar çalışmış ve önemli sonuçlar elde etmiştir. Onun araştırmaları sonucunda sonradan Sophie Germain teoremi ve Sophie Germain asal sayıları adlandırılan kavramlar ortaya çıkmıştır. Bu sonuçlar sayılar teorisinin gelişiminde önemli rol oynamış ve bugün de matematikte kullanılmaktadır.
O, sadece teorik matematikle yetinmemiş, fizik ve mekanik alanında da araştırmalar yapmıştır. Özellikle elastik yüzeylerin ve metal levhaların titreşimleri üzerinde çalışmıştır. Bu araştırmalar mühendislik ve mimarlık alanında büyük önem taşımıştır. Onun geliştirdiği teoriler sonradan köprülerin, binaların ve diğer yapıların sağlamlığının hesaplanmasında uygulanmıştır.
1816 yılında Paris Bilimler Akademisi, onun elastik yüzeylerin titreşimi ile ilgili araştırmasını yüksek değerlendirmiş ve Sophie Germain bu akademinin ödülünü kazanan ilk kadın bilim insanı olmuştur. Bu başarı onun bilimsel faaliyetinin uluslararası düzeyde tanınmasına neden olmuştur.
Tüm bu başarılara rağmen, Sophie Germain hiçbir üniversitede resmi görev alamamıştır. Yaşadığı dönemde kadın bilim insanlarına karşı mevcut olan ayrımcılık onun akademik faaliyetine engel olmuştur. Hatta 1831 yılında vefat ettiğinde resmi belgelerde mesleği "matematikçi" olarak değil, sadece "evli olmayan kadın" olarak kaydedilmiştir. Bu gerçek, o dönemde kadın bilim insanlarının nasıl değerlendirildiğini açıkça göstermiştir.
Buna rağmen, Sophie Germain'in bilimsel mirası zaman geçtikçe daha çok değerlendirilmiştir. Onun adı bugün sayılar teorisinde, elastiklik teorisinde ve matematik tarihinde özel bir saygıyla anılmaktadır. O, bilime olan sevgisi, azmi ve tüm engellere rağmen amacından dönmemesiyle sonraki nesil kadın bilim insanları için ilham kaynağı haline gelmiştir. Onun hayatı bir kez daha kanıtlamıştır ki, gerçek yetenek ve bilime bağlılık hiçbir sosyal engelle sınırlanamaz.
5. Mariya Qaetana Anyezi (1718–1799)

Mariya Qaetana Anyezi, XVIII. yüzyılda yaşamış seçkin İtalyan matematikçisi, filozof ve dilbilimci olmuştur. Kadınların bilim alanında çok az tanındığı bir dönemde matematik alanında önemli başarılar elde etmiş ve bilimsel faaliyetiyle kadınların da yüksek seviyeli bilim insanı olabileceğini kanıtlamıştır. Anyezi, matematik tarihinde ilk kadın yazarlardan biri ve ilk kadın profesörlerden biri olarak tanınmıştır.
Mariya Qaetana Anyezi, 1718 yılında İtalya'nın Milano şehrinde varlıklı, eğitimli ve toplum içinde nüfuz sahibi olan bir ailede doğmuştur. Babası Pietro Agnesi tanınmış bir tüccardı ve bilim adamlarını sık sık evine davet ederdi. Bu nedenle Mariya, çocukluğundan itibaren bilim adamları ve filozoflarla iletişimde olmuş, zengin entelektüel bir ortamda büyümüştür.
Çok küçük yaşlarından itibaren olağanüstü hafızası ve öğrenme yeteneğiyle herkesi hayran bırakmıştır. Sadece beş yaşında İtalyanca ve Fransızca dillerinde serbestçe konuşmuştur. On iki yaşına geldiğinde ise Yunanca, Latince, İbranice, Almanca ve İspanyolca dillerini de öğrenmiştir. Onun dillere olan büyük ilgisi sonraları bilimsel faaliyetinde önemli rol oynamıştır. Çeşitli dillerde yazılmış matematiksel eserleri orijinal kaynaklardan okuyup karşılaştırabilmiştir.
Anyezi, henüz dokuz yaşındayken kadınların eğitim alma hakkı hakkında yazılmış bir metni Latinceye çevirmiştir. Daha sonra aynı metni babasının evinde düzenlenen bilimsel toplantıda ezbere okumuştur. Bu konuşma onun yüksek entelektüelini sergilemiş ve bilim adamlarının dikkatini çekmiştir.
Gençlik yıllarında felsefe, mantık ve ilahiyatla da ilgilenmiştir. Ancak zaman geçtikçe dikkatini daha çok matematiğe yöneltmiştir. Özellikle cebir, geometri ve analiz alanlarını derinden öğrenmiş ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yazılmış matematiksel eserleri araştırmıştır.
Anyezi, matematiğe en büyük katkısını 1748 yılında yayımladığı "Analytical Institutions" ("Instituzioni Analitiche") adlı iki ciltlik kitabı ile vermiştir. Bu eser, o dönem için en mükemmel matematik ders kitaplarından biri olarak kabul edilmiştir. Kitapta cebir, analitik geometri, diferansiyel hesap ve integral hesap sistemli ve basit bir şekilde açıklanmıştır. O zamana kadar çeşitli ülkelerde ortaya çıkmış matematiksel teorileri bir araya getirip tek bir ders kitabı şeklinde sunmuştur.
Bu kitabın en önemli özelliklerinden biri, farklı dillerde yazılmış matematiksel fikirleri karşılaştırıp tek bir sistem oluşturması olmuştur. Anyezi'nin güçlü dil bilgisi, ona Avrupa'nın farklı matematik okullarının eserlerini okumaya ve onların üstün yönlerini tek bir kitapta birleştirmeye olanak sağlamıştır. Bu nedenle onun kitabı uzun yıllar Avrupa'nın çeşitli üniversitelerinde temel ders materyali olarak kullanılmıştır.
Kitap yayımlandıktan sonra büyük ilgiyle karşılanmış ve döneminin ünlü matematikçileri tarafından yüksek değerlendirilmiştir. Seçkin Fransız matematikçisi Joseph-Louis Lagrange da kendi araştırmalarında bu eserden faydalanmış ve onun bilimsel değerini yüksek takdir etmiştir.
Mariya Qaetana Anyezi ile ilgili en meşhur kavramlardan biri de "Anyezi eğrisi" (Witch of Agnesi) adlanan matematiksel eğridir. İlginçtir ki, bu ad aslında çeviri hatası sonucunda ortaya çıkmıştır. İtalyanca "versiera" kelimesi yanlış anlaşılarak İngilizceye "witch" ("cadı") olarak çevrilmiştir. Oysa Anyezi kendisi bu eğriyi sadece matematiksel bir nesne olarak tanımlamıştır. Buna rağmen, bu ad matematik tarihinde korunmuş ve bugün de aynı eğri onun adıyla tanınmaktadır.
Sonraki yıllarda Anyezi bilimsel faaliyetten tedricen uzaklaşmıştır. Hayatını daha çok hayır işlerine ve fakir insanlara yardım etmeye adamıştır. Maddi imkanlarının büyük bir kısmını ihtiyacı olan insanlara harcamış, hasta ve yaşlı insanlara bakmıştır. Hatta son yıllarında fakirler evinin yönetiminde de yer almıştır.
1799 yılında Milano şehrinde vefat etmiştir. Onun hayatı boyunca yaptığı bilimsel çalışmalar sonraki dönemlerde daha da yüksek değerlendirilmiştir. Bugün Mariya Qaetana Anyezi sadece XVIII. yüzyılın en büyük kadın matematikçilerinden biri olarak değil, aynı zamanda matematiğin sistemli bir şekilde öğretilmesine önemli katkı sağlamış bir bilim insanı olarak hatırlanmaktadır. Onun eserleri Avrupa matematiğinin gelişimine etki etmiş ve sonraki nesil bilim insanları için değerli bir kaynak haline gelmiştir.
6. Meryem Mirzakhani (1977–2017)

Meryem Mirzakhani, modern dönemin en seçkin matematikçilerinden biri olmuştur. Sadece İran'ın değil, tüm dünyanın matematik tarihine adını yazdırmış ve kazandığı başarılarla milyonlarca gence ilham vermiştir. Mirzakhani özellikle geometri, topoloji ve dinamik sistemler alanında yaptığı araştırmalarla tanınmıştır. Onun bilimsel başarıları modern matematiğin gelişimine büyük katkı sağlamıştır.
Meryem Mirzakhani, 12 Mayıs 1977'de İran'ın başkenti Tahran şehrinde doğmuştur. Çocukluk yıllarında yazar olmak arzusundaydı. Ancak okul yıllarında matematiğe ilgi göstermeye başlamış ve kısa sürede bu alanda olağanüstü bir yeteneğe sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Öğretmenleri onun analitik düşünme yeteneğini yüksek değerlendirmiş ve çeşitli matematik yarışmalarına katılmasına olanak sağlamışlardır.
Mirzakhani, okul yıllarında Uluslararası Matematik Olimpiyatı'na katılmıştır. 1994 yılında düzenlenen olimpiyatta altın madalya kazanmıştır. Bir yıl sonra tekrar olimpiyata katılmış ve tüm soruları doğru cevaplayarak tam sonuçla ikinci altın madalyasını elde etmiştir. Böylece o, İran tarihinde Uluslararası Matematik Olimpiyatı'nda altın madalya kazanan ilk kız öğrenci olmuştur.
Yüksek öğrenimini Tahran'daki Şerif Teknoloji Üniversitesi'nde almıştır. Daha sonra eğitimine devam etmek için ABD'ye gitmiş ve Harvard Üniversitesi'nde doktora eğitimi almıştır. Burada ünlü matematikçi Curtis McMullen'in rehberliğinde bilimsel araştırmalar yapmış ve kısa sürede uluslararası bilim camiasının dikkatini çekmiştir.
Doktora eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli üniversitelerde çalışmıştır. Sonraları Kaliforniya'daki Stanford Üniversitesi'nde profesör kadrosuna atanmıştır. Stanford Üniversitesi'nde çalışan ilk kadın matematik profesörlerinden biri olmuş ve burada bilimsel faaliyetini başarıyla sürdürmüştür.
Mirzakhani'nin temel araştırma alanı Riemann yüzeyleri, hiperbolik geometri, modül uzayları ve dinamik sistemler olmuştur. Eğri yüzeylerin – kürelerin, torların (halka veya simit şekline benzer yüzeylerin) ve daha karmaşık geometrik şekillerin yapısını ve hareket yasalarını araştırmıştır. Onun araştırmaları, bu karmaşık geometrik nesnelerin nasıl değiştiğini ve farklı koşullarda nasıl davrandığını açıklamaya yardımcı olmuştur.
Bu araştırmalar esasen teorik nitelikte olsa da, onların sonuçları fizik, kuantum mekaniği, kozmoloji ve diğer bilim dallarında da uygulanmıştır. Özellikle evrenin geometrik yapısının incelenmesi ve kuantum teorisinin bazı problemlerinin açıklanmasında Mirzakhani'nin sonuçlarından faydalanılmıştır.
Matematik alanında Nobel ödülü verilmediği için bu bilim dalında en prestijli ödüllerden biri Fields madalyası olarak kabul edilmiştir. Bu ödül her dört yılda bir 40 yaşın altında olan ve matematiğe önemli katkılar sağlamış bilim insanlarına takdim edilmiştir. 2014 yılında Meryem Mirzakhani bu ödüle layık görülmüş ve Fields madalyasını kazanan ilk kadın, aynı zamanda ilk İranlı bilim insanı olarak tarihe geçmiştir.
O, bu ödülü Riemann yüzeylerinin ve bu yüzeylerin modül uzaylarının geometrisi ve dinamikleri alanında yaptığı önemli araştırmalara göre almıştır. Elde ettiği sonuçlar, modern matematiğin en karmaşık problemlerinin çözümünde yeni yönler açmış ve dünyanın önde gelen matematikçileri tarafından yüksek değerlendirilmiştir.
Mirzakhani, matematiksel problemleri çözerken farklı bir yöntem kullanmıştır. Karmaşık formülleri önce kağıt üzerinde çeşitli şekiller ve eskizler şeklinde tasvir etmiş, sonra da bu tasvirler üzerinde düşünerek çözüm yolları bulmuştur. Bu yaratıcı yaklaşım, onun bilimsel faaliyetinin en karakteristik özelliklerinden biri olmuştur.
Maalesef, 2013 yılında kendisine meme kanseri teşhisi konulmuştur. Birkaç yıl hastalıkla mücadele etmiş, ancak 2017 yılında, henüz 40 yaşındayken vefat etmiştir. Onun zamansız ölümü dünya bilimi için büyük bir kayıp olarak kabul edilmiş ve birçok bilim insanı onun gelecekte daha büyük başarılar elde edebileceğini belirtmişlerdir.
7. Ada Lovelace (1815–1852)

Ada Lovelace (Ada Lovelace) modern bilgisayar biliminin temelini atan bilim insanlarından biri olmuştur. Tarihte ilk bilgisayar programcısı olarak tanınmış ve bilgisayarların gelecekte insanların hayatında nasıl önemli bir rol oynayabileceğini ilk anlayan kişilerden biri olmuştur. Onun ileri sürdüğü fikirler yaşadığı dönem için oldukça ileri düzeyde olmuş ve sonraları bilgisayar teknolojilerinin gelişiminde önemli rol oynamıştır.
Ada Lovelace, 10 Aralık 1815'te İngiltere'nin Londra şehrinde doğmuştur. Babası dönemin ünlü romantik şairi George Gordon Byron (Lord Byron), annesi ise Annabella Milbanke olmuştur. Ebeveynleri Ada çok küçükken ayrılmış ve onun terbiyesi esasen annesinin üzerine düşmüştür. Annesi kızının babası gibi sadece edebiyata ilgi göstermesini istememiş ve bu nedenle onun matematik ve mantık alanında eğitim almasına özel dikkat ayırmıştır.
Ada, çocukluğundan itibaren matematiğe, mekaniğe ve bilimsel yeniliklere büyük ilgi göstermiştir. Döneminin tanınmış bilim insanlarından ders almış ve kısa sürede yüksek seviyeli matematik bilgileri elde etmiştir. Genç yaşlarından itibaren karmaşık matematiksel problemleri çözme yeteneğiyle öne çıkmıştır.
1833 yılında, yaklaşık 17 yaşındayken ünlü İngiliz matematikçisi ve mucidi Charles Babbage ile tanışmıştır. Bu tanışma onun hayatında önemli bir dönüm noktasına dönüşmüştür. Babbage o dönemde hesaplamaları otomatik olarak yerine getirebilecek Fark makinesi (Difference Engine) adlı mekanik hesaplama cihazı üzerinde çalışmıştır. Daha sonra ise bu projeyi daha da geliştirerek Analitik makine (Analytical Engine) adlandırdığı daha karmaşık bir hesaplama sistemi hazırlamaya başlamıştır. Bu cihaz modern bilgisayarların ilk modeli olarak kabul edilmiştir.
1842 yılında İtalyan mühendisi Luigi Menabrea, Analitik makine hakkında bir makale yazmıştır. Charles Babbage, bu makalenin İngilizceye çevirisini Ada Lovelace'tan rica etmiştir. Ada sadece makaleyi çevirmekle yetinmemiştir. Metne kendi notlarını da eklemiş ve bu notlar orijinal makaleden yaklaşık üç kat daha uzun olmuştur. 1843 yılında bu notlar makale ile birlikte yayımlanmış ve sonradan bilgisayar biliminin en önemli belgelerinden biri olarak kabul edilmiştir.
Ada Lovelace, notlarında Bernoulli sayılarının Analitik makine aracılığıyla nasıl hesaplanabileceğini adım adım açıklamıştır. Bunun için özel bir algoritma hazırlamıştır. Bu algoritma, tarihte bir makine tarafından yerine getirilmesi öngörülen ilk bilgisayar programı olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle Ada Lovelace, dünya tarihinde ilk programcı olarak tanınmıştır.
Ancak onun en büyük başarısı sadece ilk programı yazması olmamıştır. Ada Lovelace, bilgisayarların gelecekte sadece matematiksel hesaplamalar yapmayacağını önceden tahmin etmiştir. Böyle makinelerin müzik besteleyebileceğini, metinleri işleyebileceğini, resimlerle çalışabileceğini ve çeşitli verileri analiz edebileceğini belirtmiştir. XIX. yüzyılda ileri sürülen bu fikirler o dönem için inanılmaz görünse de, bugün modern bilgisayarların yerine getirdiği fonksiyonların temelini oluşturmuştur.
Ada Lovelace, bilgisayarın insan gibi düşünemeyeceğini, ancak kendisine verilen talimatları doğru bir şekilde yerine getirebileceğini düşünmüştür. Bu fikir sonraları programlama dillerinin ve bilgisayar algoritmalarının gelişiminde önemli teorik esaslardan birine dönüşmüştür.
Maalesef, Ada Lovelace uzun ömür yaşamamıştır. 1852 yılında, henüz 36 yaşındayken çocukluk hastalıkları ve ağır sağlık sorunları sonucunda vefat etmiştir. Onun ölümünden sonra uzun yıllar bilimsel faaliyeti yeterli düzeyde değerlendirilmemiştir. Ancak XX. yüzyılda bilgisayar teknolojileri hızla geliştikçe bilim insanları onun fikirlerinin ne kadar ileri görüşlü olduğunu anlamışlardır.
Bugün Ada Lovelace, bilgisayar programlamasının kurucularından biri olarak kabul edilmiştir. ABD Savunma Bakanlığı tarafından geliştirilen Ada programlama dili onun şerefine adlandırılmıştır. Her yıl ekim ayında dünyanın çeşitli ülkelerinde "Ada Lovelace Günü" kutlanmakta ve bu gün bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında çalışan kadınların başarılarına adanmıştır.