1992 yılının 25'inden 26'sına geçen gece Azerbaycan tarihinde silinmez bir iz bıraktı. Hocalı adı sadece bir şehrin değil, aynı zamanda büyük bir facianın, kaybın ve eş zamanlı olarak gururun sembolüne dönüştü. Bugün özgür topraklarda yaşayan Hocalı sakinleri için geçmişle bugün arasında görünmez ama çok derin bir bağ var. Onların anıları hem acı verici hem de gurur vericidir.
AzEdu.az Hocalı sakini İmani Ruhiyyə Malik kızıyla söyleşi yaptı.
Bugün ise o, doğduğu topraklarda - Hocalı 1 numaralı tam ortaokulda ilkokul öğretmeni olarak çalışmaktadır. Babası Hocalı faciasında kahramanca şehit olmuştur. Bir zamanlar kendisinin öğrenci olduğu okulda şimdi gelecek nesillere vatan sevgisini aşılamaktadır. Ruhiyyə öğretmen, Hocalı'ya gönüllü olarak ilk dönenlerden biridir.
Onunla sohbetimizde hem Hocalı günlerini hatırladık, hem de özgür topraklarda yaşamanın yarattığı karmaşık duygulardan bahsettik.
Röportajı sunuyoruz:
- Ruhiyyə öğretmenim, siz hem faciayı gençlik yıllarınızda yaşamış bir Hocalı sakini, hem şehit evladı, hem de bugün özgür Hocalı'da çalışan bir öğretmensiniz. Bizi o yıllara - 1992 yılının Şubat günlerine götürmenizi isterim. O gün 14 yaşındaki bir kızın hafızasında neler kaldı?
- Babam savunma taburunda savaşıyordu. Hava yolu açık olduğu zamandan iki ay önce bizi Hocalı'dan çıkarmıştı. Ancak babam, annem ve diğer yakınlarımız orada kaldı. Hem babam hem de dedem şehit oldu.
Olayın yaşandığı gün Berde'de teyzemlerdeydik. Ben, kız kardeşim ve erkek kardeşim. İki kız kardeş, bir erkek kardeşiz. 1988 yılından beri hafızamda kalan ana sesler kurşun ve mermi sesleridir. Bir de babamın telaşlı sesi… (boğazı düğümlenir) Ara sıra gelip derdi: “Ben nöbetteyim, siz bodruma inin.” Bu sözleri hiçbir zaman unutamam. Gençtim ve o yaşta yaşanan hiçbir şey hafızadan silinmez.
Teyzemlerde olduğumuz sırada haber geldi ki, 25 Şubat'ı 26 Şubat'a bağlayan gece Ermeniler Hocalı'ya saldırmışlar. Ben, kız kardeşim ve erkek kardeşim 12 gün boyunca ne babamızdan ne de annemizden haber alabildik. Evin büyüğü bendim. Onları başıma toplayıp 12 gün anne-baba yolu gözledik. Ormandan bulunan son kişi benim annem oldu…
Annemi Ağdam camisine getirdiler. Sağdı, ama onu tanımak mümkün değildi. O zaman öğrendik ki babamız savaşta kahramanca şehit olmuş. 34 yıl geçmesine rağmen babamın naaşı hala bulunamadı. O günleri çok ağır hatırlıyorum. Her yıl bu tarih yaklaştığında sanki o acıları yeniden yaşıyorum.
Annem ormanda yaşanan dehşet verici olaylar hakkında yıllar sonra konuşmaya başladı. Önceleri susuyordu.
Babam, annemlerin olduğu bölgeden biraz yukarıda savaşıyormuş. Yaralandıktan sonra annem üç gün ormanda onun yanında kalmış. Babam şehit olduktan sonra ise annemi oradan zorla uzaklaştırmışlar. Annem diyordu: “Oturup bize yardım gelmesini bekliyordum…” Sanki o gün yer ile gök insanların ah-naleleri, feryatlarıyla birleşmişti. (susar)
Annem 12 gün ormanda saklana saklana yaşamış. Ermenilere esir düşmemek için sadece geceleri hareket ediyorlarmış. O çığlıkların içinde “Allah'ım, beni öldür” diyenler de vardı… Çok muhtemel, gördükleri işkenceler o kadar ağırdı ki, insanlar kendilerine ölüm diliyorlardı.
- O günlerde evin büyüğü olarak kız ve erkek kardeşlerinize destek olmak zorunda kalmıştınız. 14 yaşındaki bir genç için bu, çok ağır bir sorumluluktu. O günler sizde hangi duyguları yarattı?
- Aslında içimde hem korku, hem umutsuzluk, hem de şaşkınlık vardı. Evet, korkuyordum. Çünkü ebeveynlerimizin sağ olup olmadığını bilmiyordum. Her geçen gün umut biraz daha azalıyordu. Ama bütün bunlarla birlikte, içimde garip bir güç de oluşmuştu. Sanki kaderim beni ayakta kalmaya mecbur ediyordu. Ben artık sadece evlat değildim - hem kız kardeştim, hem de destek.
O 12 gün bana öğretti ki, insan en zor anda bile kendinde güç bulabiliyor. Bazen o gücün varlığından önceden habersiz olursun. Ben de o zaman ne kadar dayanıklı olabileceğimi bilmiyordum. Hayat beni ağır bir sınava çekti ve güçlü olmaya mecbur etti. O gücün içinde ise hem korku vardı, hem de büyük bir sorumluluk hissi yaşıyordu.
Annem o günlerle ilgili başka bir dehşet verici olayı da bize anlattı.
- Buyurun.
- Gelip öyle bir araziye ulaşmışlardı ki, orada bir kuyu varmış. O sırada beş kişiymişler ve her biri kuyuya girmiş. Bölgede kurt varmış ve insan kokusunu aldığı için gelip onları yiyebileceğini düşünüyorlar. Teyzem o an yalvarmış ki, kurt onlara saldırmasın. Annem ise demiş: “Sen niye Allah'a yalvarıyorsun? Bırak gelsin bizi kurt yesin, yeter ki Ermenilere esir düşmeyelim." Sizi düşünün, yırtıcı hayvanı bile Ermenilerden daha iyi biliyorlardı.
Evlat vatan için yetişir. Biz biliyorduk ki babam savaşıyor ve Ulu Önder Haydar Aliyev tarafından yiğitliğinden dolayı madalya ile taltif edilmişti. Annem 3 ay hastanede kaldı ve ayak parmakları kesildi. O taltifname bizzat annemin kendisine takdim edildi.
Annemin öyle bir yaş dönemidir ki, ömre vefa yoktur. Halihazırda annemi, beni ve bizi en çok rahatsız eden babamın şehit olması değil, naaşının bulunamamasıdır. Babamı ziyaret edebileceğim bir mezar yok...
Annem artık vasiyet etmeye başladı: “Ben o günü göremem, ama siz babanızın naaşını bulun.” Bu yüzden biz sabırla her birimiz o günü bekliyoruz.
- Hocalı faciasının acısını yaşayan diğer ailelere baktığınızda, kendi yaşadığınız acıyı nasıl kıyaslarsınız?

- Şehitlerin defnedildiği mezarlıkları sık sık ziyaret ediyoruz. Bir noktayı yeni yeni hissetmeye başladım ki, artık başkasının mezarını kıskanıyorum. Bu zamana kadar o hisse bir isim veremiyordum, ama şimdi anlıyorum ki bu kıskançlık hissiymiş.
Öyle bir Hocalı ailesi yoktur ki, orada bu yaradan payı olmasın. İnsan bazen şehit sayısına göre başkalarına bakıp kendine teselli bulurmuş. Örneğin, ben diyordum ki, benim babam şehit oldu, bir başkası ise hem babasını, hem annesini, hem de kardeşini kaybetti. Ona bakıp az da olsa kendime teselli buluyordum. Her birimiz bu toprağın yolunu gözlemişiz. Ama öyle insanlar da vardı ki, artık umutlarını yitirmişlerdi.
Ancak şehit verenlerin umudu her zaman daha çok olur.
- Topraklarımız işgalden azat edildikten sonra ilk defa Hocalı'ya dönerken içinizde hangi hisler hüküm sürüyordu? Sevinç mi, yoksa kayıpların ağırlığı mı? Annenizin yıllar sonra doğduğu topraklara dönüşü nasıl geçti?
(Foto Hocalı'da yıkılmış evlerinin avlusunda çekildi)
- İlk defa toprağa adım attığımda hemen evimizin yerine baktım. Evimizin sadece duvarları sağlam kalmıştı. Bir anlık gözümün önünde evimizin nasıl yıkıldığı canlandı. Babamın o evde ne kadar eziyet çektiğini düşünmek ağır geliyordu.
Hocalı azat edildikten birkaç ay sonra portal aracılığıyla izin alıp gittik. Annem o zaman gelemedi, çünkü o gücü kendinde hissetmedi. Hatta olayın yaşandığı ormana bakmaya bile kadir değildi.
En büyük tesellimiz odur ki, topraklarımız işgalden azat edildi. Ama tek üzüntümüz babamın naaşının hala bulunamamasıdır.
Halihazırda Hocalı'da yaşıyoruz ve evle temin edilmiş durumdayız. Çıkıp dışarıda gezdiğimde bana öyle geliyor ki, üzerimizden 34 yıl geçmemiş. Eğer kayıplarımız olmasaydı, belki de Hocalı'dan hiç çıkmamışım gibi hissederdim.
- Bugün özgür Hocalı'da yaşıyorsunuz. Sokaklarda gezdikçe, doğduğunuz toprağın havasını solurken 34 yılın hasretini nasıl hissediyorsunuz? Özgürlük ve kayıp hissi iç dünyanızda nasıl birleşiyor, birbirini nasıl etkiliyor?

- İlk olarak şunu söyleyeyim ki, bu hisler karma karışıktır: sevinç, keder, heyecan…
Ben aynı anda bir yere bakıp ağlıyorum, sonra başka bir yere bakıp çocukluk yıllarımdan aklımda kalan herhangi bir anıyı hatırlayıp aniden gülebiliyorum. Aslında o kadar derin bir histir ki, belki 14-15 yaşımda bu kadar etkileyici bir duygu yaşamamıştım. Orada yaşadığım travmayı şimdi de hissediyorum. Bununla ilgili eziyet çektiğim zamanlar oldu, doktora ve psikoloğa bile başvurdum.
Onlar bana soru sordular: “Siz küçük yaşınızda herhangi bir travma yaşadınız mı?” Doktorlar bunu derhal tespit ediyorlar. Belki de geçirdiğim ağır günlerin izi şimdi ortaya çıkıyor.
Şehitlerimizle, toprağı alan yiğitlerle gurur duyuyorum. En önemlisi ise babamla gurur duyuyorum. Düşünüyorum ki, bu toprak uğruna gurur hissi yaşamaya benim de hakkım var.
- Hocalı'nın işgalden azat edildiğini ilk defa duyduğunuzda ne hisler geçirdiniz?

- Bu haberi aldığımız zaman hepimiz birbirimize göz aydınlığı veriyorduk. Şehit ailelerine karşı çok hassas davranıyorduk, çünkü o an ne söylesek onların derdini hafifletebileceğimizi bilmiyorduk. Ama bütün bunlara rağmen, hepimiz birbirimize teselli verdik.
Annem ilk defa Hocalı'ya doğru geldiğinde çok etkilendi. Diyordu: “Bir de baktım ki Hocalı'ya ulaşmışız, ama ne kadar hızlı ulaştığımızı hissetmedim.” Evet, o an güzel hisler yaşadık. Ama Hocalı hasretiyle yaşayan, toprağı görmeyi arzu edenlerin çoğu bunu göremedi. Onlardan biri benim halam, amcamdı.
Toprağımız azat edildiğinde ve biz geri döndüğümüzde öyle bir his oluşuyordu ki, sanki babam da geri dönmüştü, sanki o, yeniden yanımızdaydı.
- Siz aynı zamanda bir zamanlar öğrencisi olduğunuz okulun öğretmenisiniz...

- Okulda ilk ders günü öğrencilerimle tanışıyordum, ama ne onlar beni, ne de ben onları iyi tanıyordum. İçlerinde asker çocukları da vardı ve onların karşısında ders vermek iki kat sorumluluk gerektiriyordu. Bu öğrencilerin velileri antiterror operasyonlarının katılımcılarıydılar, onlarla iletişime geçip bilgi aldım.
Önce çocukların gözlerinin içine baktım ve bir anda gözlerimden yaş akmaya başladı. Birkaç çocuğun da ağladığını gördüm. Soru sordum: “Niye ağlıyorsunuz?” Dediler: “Öğretmenim, siz ağlıyorsunuz, o yüzden bizim de gözlerimiz doluyor.”
Daha sonra öğrencilerime vatanın ne demek olduğunu, toprağın ne kadar kutsal olduğunu öğretmeye başladım. Onlara Hocalı ile ilgili de konuştum. Dedim ki, bunları siz korkasınız diye söylemiyorum, sadece karşınızda olayın canlı şahidi olan bir öğretmen duruyor. Eğer ben o günleri yaşayıp toprağımı sevmişsem, demek ki vatana olan sevgi hissi hiçbir zaman azalmamalıdır.
Çünkü şehitlerimizin her biri bu toprakta yatıyor.
- Öğrencilerinize geçmişi unutmamanın ve özgürlüğün kıymetini bilmenin önemini nasıl aktarıyorsunuz?
- Böyle bir deyiş var: “Geçmişini unutanın geleceği olmaz.” Ben öğrencilerime de diyorum ki, geçmişinizi unutmayın. Ama kazanılmış özgürlüğün de kıymetini bilin ve mutlaka onu elinizde tutun. 44 gün kısa bir süredir, ama düşündüğümüzde ki binlerce şehit vermişiz ve orada yaşananlar tarihe dönüşmüş, bu sürenin anlamı daha açık görünüyor. Her bir şehit hakkında belki de 10 kitap yazılabilir. 44 günlük Vatan muharebesinde özgürlük kazandık, ama biz öyle yaşamalıyız ki, 144 yıl sonra da bu özgürlük elimizde kalsın.
Bu özgürlüğü korumak için sadece fiziksel kuvvet yeterli değildir; bilgili ve akıllı olmak gerekir. Cumhurbaşkanımızın uzak görüşlü siyaseti sayesinde bir kurşun bile atılmadan topraklar işgalden azat edildi. Bugünümüze şükürler olsun. Allah şehitlerimize rahmet eylesin.